Devrilen Bir Çınarın, İsmail Cambazov’un, Ardından

İnsanoğlu anne karnında geçirdiği kısa hayatın ardından o küçücük dünyasında ölüyor ve doğmak suretiyle, bu dünyaya gözlerini açıyor. Hakikatte kısacık olan bir ömrün sonunda bu dünyada da ölüyor ve öteki dünyada doğuyor. İnsan yüce kitabımızdaki ayetlerin ısrarla vurguladığı gibi “akletse, düşünse, dikkatlice baksa, tartsa…” dünyanın faniliğini dikkate alarak istikametini muhafaza edebilir. Ancak İnsanın en temel vasfı da o ki unutmak… Şükür Yaradana ki, tövbe kapısı, güneş batıdan doğana kadar, açık…

Bulgaristan Türklerinin Çınarı, diye tavsif ettiğimiz bilgemiz İsmail Cambazov, geçtiğimiz Mirac Gecesinde, Rabbinin Rahmetine kavuştu. Bu dünyadaki vadesini tamamladı. Rabbim taksiratını affetsin, makamını cennet eylesin.

Vefatı ile birlikte şahsımı üzen hususlardan birisi, dünyayı saran Korona Virüsü sebebiyle, cenazesine iştirak edemeyişim oldu. Bir başkası ise, İsmail Hocanın geçen yıl Ankara, İstanbul ve Kocaeli’de verdiği konferanslar ve katıldığı panellerden sonra, hocaya saldıranlar, vefatından sonra da aynı saldırılarına kaldıkları yerden devam ettiler.

Yüce Allah Kur’an-ı Keriminde,

“Kim haksız davranışlarından sonra tövbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder, Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Maide 39) “Ey müminler, Allah’a tövbe edin ki kurtuluşa eresiniz.” [Nur 31]

 diyerek bizlere hitab ediyor. Ancak ne üzücü ki birileri Allah’ın açık bıraktığı tövbe kapısını Cambazov Hocaya kapatmak istedi, hep… Ya da bundan haberleri var mıydı, diye düşünmeden de edemiyorum.

Hoca Bulgaristan’da yaşanan üç dönemin de şahidi idi.

TRT’de yayınlanan “Ömür Dediğin” adlı programda şöyle diyordu. “İnanmıştım, komünizme hizmet ettim. Ancak yanılmışım, pişman oldum ve tövbe ettim”. Evet, birçok kişi “zorladılar, ben aslında istemiyordum” vs. ifadelerle savunmaya geçerken O, “yanlış yaptım” deme faziletini gösteriyor, itiraf ediyordu. Ve ardından Mekke-i Mükerreme’de Nasuh tövbesi yaparak, hayatına yeni bir başlangıç yapıyordu.

Bu yeni hayatında komünist dönemde yaptıklarının keffaretini ödercesine çalışıyordu, ilerlemiş yaşına rağmen, bir delikanlı gibi… Ve Bulgaristan Türklerine şöyle haykırıyordu:

“…, biri Türklük! Türk olduğunuzu anlayın, Türklük büyük meseledir. Erimeyin, teslim olmayın! Türklere hitap ediyorum, bu bir… İkincisi Türkler Müslümandır, Müslümanlığınıza sahip çıkın!”

Bu hitaplardan hoşlanmayanlar vardı, hem de dava peşindeyiz deyip. Zira Türklük ve Müslümanlığı birbirinden ayıran cahiller pek çok, herkesin tercihi kendine… Bu güruh sevmedi hocayı… Ancak bilinsin ki İslâm’a bin yıl bayraktarlık ve hizmetkârlık yapan Türk milleti İslâm’dan uzaksa Türklükten de uzak kalıyor. İslâm’ı seçen İdil Bulgarları, bugünkü adı Tataristan, Ruslar Tatar diyor ve Türkçe konuşuyorlar. Onlar kendilerine Bulgar diyor ve ilk başkentlerinin adı da Bulgar. Bulgarların diğer kolu ise Tuna Bölgesine yerleşiyor ve bugünkü ortodoks Bulgarlar…

Yine davam var diyenlere aynı minval üzere şöyle sesleniyordu:

“Türklüğü ayakta tutmak, Müslümanlığı ayakta tutmak! Şimdi eğer senin Türk varlığın yoksa Müslüman varlığın yoksa sen hak hukuk arayamazsın! Ne için hak hukuk arayacaksın?” değil mi? Türklük ve Müslümanlık kimliğin yok olduktan sonra sen kimsin, kim olacaksın?

Ben şahsım adına kendisi ile yapmış olduğum sohbetlerden çok istifade ettim. Ayaklı bir tarihti adeta; sohbetlerinden olduğu gibi adı “Müftülük Tarihi”, fakat hakikatte Bulgaristan’da Türklerin belli bir zaman kesitindeki tarihini anlatan iki ciltlik eserinden de çok istifade ettim.

Özellikle son üç yıl içerisinde çok teşriki mesaimiz oldu, birlikte yolculuk yaptık; beraber yemek yedik; beraber yorulduk; fikir teatisinde bulunduk; çok sordum, çok cevap buldum; aydınlandım. Şu tesbiti yapmalıyım ki “söylediği gibi yaşıyordu”. Bulgaristan Türklerinin bu çınarını tanıdığımı, en azından O’nun hakkında laf-ı güzaf edenlerin O’nu aslında hiç tanımadığını söyleyebilirim.

Tanımak nasıl oluyor bir bakalım:

Bir kimse Hazret-i Ömer’in yanında başka birisinden sitâyişle bahsediyordu. Methediyordu onu.

Hazret-i Ömer ona üç soru sordu:

1- “Onunla bir yolculuk yaptın mı?” dedi.

Adam “hayır” dedi.

2 “Ticaret gibi bir alışverişte bulundun mu?” dedi. Yani ictimâî (sosyal) bir muâmelede bulundun mu?

Adam yine “hayır” dedi.

3- “Peki ona sabah-akşam komşuluk ettin mi?” dedi.

Adam “hayır” dedi.

Bu üç soruya da “hayır” deyince, Hazret-i Ömer:

“Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki, sen onu tanımıyorsun!” buyurdu.

Hocanın tövbesini reddedenler siz kimsiniz? O’nun hakkında lakırdayanlar siz onunla yolculuk ettiniz mi, sosyal bir birlikteliğiniz oldu mu, komşuluk ettiniz mi, Hoca ile tövbesinden sonraki hayatında, yarım saat sohbet edip konuştunuz mu?

Siz, “tanıyorum”, diyor musunuz hala İsmail Cambazov, merhumu?

Hak Teâlâ buyurdu ki, kulumun, günahı göklere kadar yükselse, benden ümit kesmeyip, af dilerse affederim. [Tirmizi]

Bu ikaz herkese lazım değil mi?

Merhum Cambaz Hoca ile en son Ocak ayında Sofya’da görüşmek nasib olmuştu. Meğer bu dünyadaki son görüşmemizmiş, kendisi ile…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s